Tefekkür

Tefekkür

Atâ anlatıyor:

"Bir gün ben ve Ubeyd, Hazreti Âişe radıyallahü anhâya gittik. Bizimle konuştu. Fakat onunla bizim aramızda bir perde vardı. Âişe radıyallahü anha buyurdu ki:

- Ey Ubeyd, ziyâretimize gelmekten seni ne men'ediyor?

Ubeyd:

- Allah Resûlünün, "Aralıklı ziyâret et, sevgice ziyâde olsun!" sözü mâni oluyor, diye cevap verdi. Sonra Ubeyd dedi ki:

- Ey Âişe Allah Resûlünden gördüğün en şaşırtıcı hâdiseyi bize haber ver.

Hazreti Âişe radıyallahu anhâ ağladı ve buyurdu ki:

- O'nun her hareketi fevkâlade şaşırtıcı idi. Bana mahsus gecede bir defâsında bana geldi. Tenini, tenime değdirdi. Sonra bana izin ver Rabbıma ibâdet edeyim! dedi. Ben izin verdim. Kalktı, su ibriğini aldı. Abdest aldı. Sonra namaza durdu. Ağlıyordu. Öyle ki, sakalı ıslanmıştı. Sonra secdeye gitti. Gözlerinin yaşından bu defa kumlar ıslandı. Namazdan sonra yanı üzerine yattı. Bu sırada müezzin Bilâl sabah ezânını okumağa geldi.

- Ey Allah'ın Resûlü, dedi seni ne ağlattı? Allah senin geçmiş ve gelecek günâhlarını affetti!

Resûlü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem buyurdu ki:

- Allah'ın merhameti üzerine olsun ey Bilâl! Beni ağlamaktan ne men'edebilir. Allah bu gece bana inzal buyurdu ki:

- Hakikat göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde (ve uzayıp kısalmasında) temiz, âkıl sahipleri için elbet ibret verici deliller vardır. (Âl-i İmrân âyet 190)

Sonra buyurdular ki:

- Yazık o kimseye ki, bu âyeti okur da onun ifade ettiği mânâ üzerinde düşünmez."

Cüneyd Bağdadi kuddise sirruh buyurur:

- Meclislerin en şereflisi ve en yücesi, tevhid meydanında düşünerek (tefekkür ederek) oturulan, mârifet rüzgârı ile serinlenen, muhabbet kâsesi ile dostluk deryâsından içilen, Allah'a hüsn-ü zan ile nazar eylenen meclislerdir.

Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahü anhdan:

Resûlü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem buyurur:

- Gözlerinizin ibadetten nasibini veriniz. Dediler:

- Ey Allah'ın Resûlü, gözlerin ibadetten nasîbi nedir? Buyurdular:

- Kur'ân'a bakmak (okumak) onda düşünmek ve acâiplerinden öğüt, ibret almaktır.

Tefekkür hakkında söylenilen kıymetli sözler:

Ebu Süleyman Dârânî kuddise sirruh:

- Gözlerinize ağlamayı, kalblerinize de tefekkürü âdet edindiriniz.

- Dünyevî düşünce âhireti perdeler, erenler için bu bir azâbdır... Âhiret düşüncesi hikmet doğurur ve kalbi ihyâ eder.

İshak İbni Halef anlatır:

- Dâvûd Tâi mehtaplı bir gecede, bir dam üzerinde bulunuyor, göklerin ve yerin esrârı hakkında düşünüyordu. Bu sırada semâya bakıyor ve ağlıyordu. Bir ara bir komşusunun evine düştü. Ev sahibi onu hırsız sandı. Yatağından kalktı, eline kılıcını alarak onun üzerine yürüdü. Fakat, onun Dâvûd Tâi olduğunu görünce geri döndü kılıcını bıraktı ve geri geldi. Dâvûd Taî'ye sordu:

- Seni damdan kim attı?

O şu cevabı verdi:

- Bunun farkında değilim.

 Bişri Hâfi kuddise sirruh buyurur:

- Eğer insanlar, Allah'ın azameti hakkında düşünmüş olsalardı, O'na isyan etmezlerdi.

 Bazı mukaddes kitaplarda şöyle yazılıdır:

- (Allah buyurur:) Ben her hikmet sahibinin sözünü kabul etmem. O kimsenin içindeki düşüncesine ve gayretine bakarım. Eğer kastı ve gayreti benim için ise sukûtunu tefekkür, konuşmasa bile sözünü şükür kabul ederim. İnsan zulmet ve cehâlet içinde yaratılmıştır. Bu bilgisizlik içinde, kendini bu zulmetten ve karanlıktan çıkaracak ve ne yapması gerektiğini ve bunlara hangi yoldan gideceğini bilmesi için bir nûra, ışığa muhtaçtır.

Maksada kavuşmak için dünya tarafından mı âhiret tarafından mı gidileceği, yahud kendi kendisiyle mi yoksa Allah Teâlâ ile mi meşgul olunması gerektiği ancak marifet nûrû ile anlaşılır.

Marifet nûru ise tefekkürden meydana gelir. Karanlıkta yolda yürüyemeyen bir kimse, çakmak taşı ile elindeki mumu yaksa, bu mum sebebiyle hali değişir, görmeğe başlar. Yolu yol olmayandan ayırır ve yürümeğe başlar. Bunun gibi asıl olan o iki ilim ve onların birleşip meydana getirdiği üçüncü ilim iki çakmak taşı gibidir. Tefekkür çakmak taşlarını birbirine vurmak gibidir.

Marifet ise, onlardan gelen ışık gibi olup onunla kalbin hali değişir. Kalbin hali değişince iş ve ameller de değişir. Meselâ âhiretin daha iyi olduğunu görüp, sırtını, arkasını dünyaya, yüzünü ahirete döndürür. O halde tefekkür üç şey içindir: Marifet, hal ve ilim.

Fakat amel hâle tâbi, hal de marifete tâbi, marifet de tefekküre tâbidir. Demek ki tefekkür bütün iyiliklerin aslı ve anahtarıdır. Üstünlüğü bununla ortaya çıkar.

İmam Gazâli kuddise sirruh: Kimyâ-ı Saâdet kitabında buyurur ki:

Var olan her şeyi Allah Teâlâ yaratmıştır. Hepsinde şaşılacak haller, bilinmeyen özellikler ve intizam vardır.

Göklerin ve yerlerin zerrelerinden hiç bir zerre yoktur ki, kendini yaratanı tesbih etmesin, takdis etmesin:

"İşte sonsuz kudret, işte sonsuz ilim" demesin.

Bunlar anlatılabilenlerden daha sonsuzdur. Belki bütün denizler mürekkep, ağaçlar kalem ve bütün mahlûklar kâtip olsa ve uzun seneler oturup yazsalar, yazacakları söylenmesi icap edenin yanında pek az kalır. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de:

- "Ey habîbim de ki: Rabbimin sözleri için denizler mürekkep olsa, Rabbimin sözleri bitmeden deniz biter. İkinci bir deniz getirsek yine biter" buyuruluyor.

Fakat kısaca bilinir ki, yaratılanlar iki kısımdır. Bir kısmından hiç haberdar değiliz. Onları düşünemeyiz.

Nitekim Allah Teâlâ ve tekaddes hazretleri buyuruyor ki:

- "Cinleri yerden biten şeylerden ve insan cinsinden ve onların bilmedikleri şeylerden yaratan Allah her şeyden münezzehdir." Bizim bildiklerimiz de iki kısımdır. Bizi arz, kürsî, melekler, cinler, şeytanlar ve bunlar gibi gözle görülemeyenlerdir.

Gözle görülenler ise gökyüzü, güneş, ay, yıldızlar, dünya ve yer üzerinde bulunan dağ, sahra, şehirler ve denizler. Dağlarda ve toprakta bulunan cevherler ve madenler, yeryüzünde bulunan bitkiler, karada ve denizde yaşayan, insan hâriç, bütün hayvanlardır. İnsan ise bambaşka bir yaratıktır.

Yer ve gök arasında bulunan bulut, yağmur, kar, dolu, gök gürültüsü, şimşek, gökkuşağı ve havada olan hadiselerin hepsi, tefekküre vesîle olan konulardır. Çünkü bunlar Allah Teâlâ'nın mânâlı san'atlarıdır. Bunların hepsi Allah Teâlâ'nın âyet ve işâretleri olup, bunlara bakmak suretiyle tefekkürü emretmiştir.

Allah Teâlâ ve Tekaddes hazretleri:

- "Göklerdeki ve yerdeki bir çok âlâmetleri geçerler ve onlara bakmazlar."

Yine buyuruyorlar ki:

- "Göklerin ve yerin melekûtundaki, Allah'ın yaratıklarına niçin bakmazlar?" Kur'an-ı Kerim'de böyle âyetler çoktur. Bu âyetlere bakıp tefekkür et. Sana benliğinden yakın olan birinci âyette, senin yeryüzünde her şeyden daha şaşılacak bir halde olduğun yazılıdır, senin ise bundan haberin yoktur. Bir ses: Kendinize bakın, Allah Celle ve Âlâyı görürsünüz diyor.

Bir âyeti kerimede:

- İçinizdedir, niçin görmüyorsunuz? buyuruluyor.

O halde kendi evvelini düşün! Bu âleme nereden geldin? Sen bir damla sudan yaratıldın. O bir damla su önce babanın beline ve annenin göğsüne kondu. Sonra bunu senin yaratılma tohumun yaptı. Bunun için erkek ve kadın arasına bir araya gelme arzusunu koydu. Ana rahminde yer hazırladı. Erkeğin belindeki sudan tohum yaptı. Tohumun yerine atılması için, ikisi arasına şehvet koydu. Hayız kanından o tohuma su verdi ve seni nutfe ve hayız kanından (yumurta)dan yarattı. "Alaka" denen bu kan parçasını orada durdurdu. Sonra müdga denen et haline döndürdü. Daha sonra ona ruh verdi. Bundan sonra bu bir halde bulunan kan ve sudan deri, et, damar, sinir ve kemik gibi çeşitli şeyler yarattı. En sonra vücûdunun bütün azâlarını yarattı. Yuvarlak bir baş, iki uzun el ve ayak yarattı. Sonra onun üstünde göz, kulak, ağız, burun, dil ve diğer âzâları yarattı. Vücûdunun içinde mîde, böbrek, dalak, rahim, mesâne ve herbiri başka şekilde olan bağırsaklar yarattı. Bunların hepsini bir kaç kısma ayırdı. Her parmakta üç boğum, her uzuvda deri, et, damar, sinir ve kemik yarattı. Bir iki bademden daha büyük olmayan gözde, yedi tabaka ve her tabakayı başka şekilde yarattı. Bunlardan birine ziyan gelirse göz görmez. Eğer gözdeki incelikleri acayip halleri beyan etmeye kalkarsak ayrı bir kitap yazmak icap eder. Biraz da bu ince sudan kuvvetli ve sert kemiği nasıl yarattığını düşün! Ve bu kemiklerin her uzva mahsus şekil ve ölçülerine dikkat et. Kimi yuvarlak, kimi uzun, kimi yayvan, kiminin ortası boş, kiminin içi ilik doludur. Hepsini bir araya getirdi. Her birinin sayısında, şeklinde ve görünüşünde bir çok hikmetler vardır. Bunun gibi kemiklerin, senin vücûdunu ayakta tutan direkler eyledi. Her şeyini bunun için yaptı. Omurları birbirine kaynatmış olsaydı, belini bükemezdin. Birbirinden ayrı olsaydı belini doğrultamaz, ayakta duramazdın. Bunun için, bunlara hareket vermek için, birbirine giyme (geçme) şeklinde yarattı. Bir araya getirdi, hepsini damar ve sinirlere bağlayıp kuvvetlendirdi. Her omurun başında biri birine kenetlenmesi için birbirine giren girinti ve çıkıntılar yarattı. Omurların yanlarından ayakları zayıf olanları kuvvetlendirmek için kanatları ve kolları yarattı. Bütün başta elli beş kemik yaratıp ince bağlarla biri birine bağladı. Böylece bir tarafına zarar gelirse, diğerlerinin sağlam kalmasını ve hepsinin kırılmamasını temin etti.

Dişlerin bir kısmını yayvan yaratıp öğütme vazifesini verdi, bazısını ince ve keskin yaratıp, yediği şeyleri kesip parçalamak ve sonra öğütücü dişlere göndermek şeklinde yarattı.

Boynu yedi omurdan yaratıp, kas ve sinirler ile kuvvetlendirip, başı onun üzerinde bulundurdu. Sırtı yirmi dört omurdan yaratıp boynu üzerine koydu. Sonra göğüs kemiklerini yarattı. Bunun gibi diğer kemiklerini de yarattı. Hepsini anlatmak uzun sürer. Bütün bedende iki yüz kırk sekiz kemik yarattı. Hepsinin hikmeti ve başka faydası vardır. Hepsi senin işlerini doğru yapman için yaratıldı. Bütün bunları bir damla sudan yarattı. Kemiklerin biri olmazsa bir iş yapamazsın. Fazla olsa yine yapamazsın. O halde bu kemiklerin ve azâların kımıldamasına, hareket etmesine ihtiyaç vardır. Bütün bedeninde beşyüz yirmi yedi adale yaratıp her birine ayrı şekil verdi. Bazıları balık şeklinde, ortası şişkin, uçları ince, bazıları küçük, bazıları büyük olup et, sinir ve kendini koruyan tabakadan yarattı. Bunlardan yirmi dördü gözünü ve göz kapaklarını hareket ettirmen içindir. Diğerlerini buna kıyas eyle! Hepsini anlatmak uzun sürer.

Sende üç menba' yaratıp, onlardan bütün vücûduna akan dereler yaptı. Birisi beyin olup ondan sinirler çıkar ve bütün bedene yayılır. His ve hareket bununla olur. Bundan, sırtındaki omurların içerisine bir kanat akıtıp sinirleri içten ayırmadı. Yoksa kuruyabilirdi.

İkinci menbâ ciğerdir. Ondan vücûdun yedi uzvuna damarlar gönderip, gıda sevketmiştir.

Üçüncü menbâ yürektir. Ondan da bütün bedene damarlar açıp ruh-i hayvâninin bu kanalla bütün vücûda gitmesini sağlamıştır. O halde bir uzvunu düşün ve böylece her birinin nasıl ve niçin yaratıldığını tefekkür eyle.

Gözü yedi tabaka yarattı. Ona çok güzel renk verdi. Altında ve üstünde göz kapakları yaratıp, onu çevirmelerini ve silmelerini temin etti. Uzun ve siyah kirpikler yaratıp onu daha güzel eyledi. Ve gözün görmesini bunlarla kuvvetlendirdi. Göze tozların girmesine mâni eyledi. Ve gözü bunları arasından dışarıyı görür şekilde yaptı. Dışarıdan gelen toz ve çöplerden gözü bunlarla korudu. Bütün bunlardan daha şaşılacak vaziyette göz bebeğini yaratıp göklerin ve yerlerin görülmesini rahatlıkla ona verdi. Gözünü kapayıp açınca, bir anda göğün uzaklıklarını görebiliyorsun. Gözün ve aynanın bir şeyi görmesi ve göstermesindeki incelikleri ve acâip halleri izah etmeye kalkarsak ciltler dolusu kitap olur.

Kulağı yarattı ve içine hiç bir haşerat girmemesi için, içinde salgı yarattı. Sonra sesleri toplamak ve kulak yoluna iletmek için kulak kepçesini yarattı. Onu eğri ve dalgalı yaratıp, uyurken içeri giren bir haşeratın yolunu uzun edip bu şekilde uyandırmasını temin etti. Eğer, ağız, burun ve diğer âzâları böyle anlatmağa kalkarsak çok uzun sürer. Maksadımız yol göstermek ve her birinin ne için olduğunu düşünmeyi bildirmektir.

Bunda kulun kendisini yaratanın, hikmet, azâmet, lütûf, rahmet, ilim ve kudretini anlayıp, kendisinin tepeden tırnağa kadar şaşılacak haller içerisinde olduğunu düşünmesidir. İnsanın içindeki ve dimağ hazinesindeki duyu kuvvetleri hepsinden daha acâiptir. Hatta göğsünde ve karnında olanlar da böyledir. Mide daima kaynayan sıcak bir tencere gibidir. Yemekler onda pişer. Ciğer bunları kan yapıp uzûvlara gönderiyor. Safra kesesi bu kanın köpüğü olan safrayı tutuyor. Dalak bu kandaki lenfi tutup hastalıkları önlüyor. Böbrek suyunu ayırıp mesâneye gönderiyor. Rahim ve tenâsül âletlerindeki acâiplikler de böyledir.

İnsanda acâyip manâlar görme ve işitme, akıl ve ilim kuvvetleri yaratıyor, daha neler neler yaratıyor. Subhânellah!

Bir kimse bir duvarda güzel bir resim görse, bunu yapan ressamın mahâretine hayret eder. Onu pek çok metheder.

Bir damla sudan vücûdun içindeki ve dışındaki bu inceliklerin meydana gelmesi, ne kalem ne de bir ressamın işidir.

Bunları görüp de hayret etmemek ne büyük ahmaklıktır. Cenab-ı Hakkın, kudret ve ilminin kemâline kendini verip dalmamak, onun cemâl, kemâl, şefkat ve rahmetine şaşıp kalmamak nasıl olur?

Düşün bir kere, ana rahminde iken gıdaya ihtiyacın olunca ağzın açılmasaydı ve midene o kandan indirilmeseydi helâk olmaz mıydın?

Oysa O (c.c.) böylece göbek yolundan sana gıda verdi; ana rahminden çıkınca göbeği bağlayıp ağzını açtı. Sana yetecek kadar gıdayı annen vasıtasıyla verdi. Vücudunun zayıf ve nâzik yemeklere dayanamadığı o zaman lâtif gıda olan anne sütü ile seni besledi. Ana göğsünde çocuğu emzirecek meme yaratıp, çocuğu boğmayacak şekilde ince kanallardan sütü geçirdi. Göğüste bir bez yaratıp, kendisine gelen kırmızı kanı beyaza çevirip, temizleyip ve süzüp sana gönderiyor. Annenin kalbine şefkât veriyor, seni bir saat aç görse huzuru ve rahatı kaçıyor. Süt emerken dişe ihtiyaç olmadığı için annenin göğsünü yaralamamak için dişi önceden yaratmadı. Yeme kuvveti hâsıl olunca sert şeyleri yemek için dişi yarattı.

 İşte bütün bunları görüp, Yaratanın azameti karşısında kendinden geçmemek, onun kemâl, lütûf ve şefkatine hayran olmamak, Cemâl ve Celâline aşık olmamak ne büyük körlüktür

Bunları düşünmeyen ve bunlardan kendisinde bulunanları anlamayan, derin uykuda ve şehvetle dolu olup kendisine verilen en aziz şey olan aklı kaybetmiş demektir. Acıkınca yemekten, kızınca birisine saldırmaktan ve bu hakkı tanıma bahçesinde nasipsiz bir hayvan gibi durmaktan ileri geçemez.

Hatırlatmak için bu kadarı yetişir. Anlattıklarımız, sendeki bu acâip hallerin yüzbinde biri bile değildir. Bunlardan çoğu hayvanlarda da vardır. Sivrisinekten tutun file kadar hepsinde mevcuttur. Bunların derinlik ve inceliğini anlatmak için uzun zaman lâzımdır.