Peygamberler İnsanlığın Ortak Hafızasıdır

Peygamberler İnsanlığın Ortak Hafızasıdır

Mehmet Lütfi Arslan ile Yeni Hediye Kitabımız “Peygamber Kıssaları” Üzerine

 

Altınoluk Dergimiz bu yıl telif etmiş olduğunuz “Peygamber Kıssaları” isimli eseri hediye olarak veriyor. Her eser bir gayeye matuf olarak hazırlanır. Eserin sebeb-i telifini bizimle paylaşır mısınız?

Öncelikle kıymetli okurlarımıza teşekkür ediyorum. Her ay dergimizi ve her yıl da hediye kitabımızı heyecanla bekliyorlar, dikkatli bir şekilde okuyup takdir veya tenkitlerini samimiyetle bizlere iletiyorlar. Bizler de hazırladığımız dergi ve kitapların satır satır okunduğunu gördükçe hem mutlu oluyor hem de taşıdığımız mesuliyetin ağırlığını hissediyoruz.

Her yazının, kitabın arkasında şüphesiz samimi bir niyet ve dert yatar. Bizim bu eseri telif etmedeki niyetimiz, peygamber kıssalarını kuru birer tarihî kronoloji olarak değil bugünün insanına ayna tutan canlı birer ders olarak sunabilmektir. Çünkü inanıyoruz ki bugün insanlığın yaşadığı hiçbir imtihan -zulüm, haset, kibir ya da dünya hırsı- bütünüyle yeni değildir. Bu kıssalar, insana kendi nefsini gösteren, kalbini arındırmaya davet eden çok kıymetli birer terbiye vesilesi ve yolculuğudur. Biz de bu gayeye matuf olmak üzere bir “Peygamber Kıssaları” okuması sunmaya gayret ettik.

Çalışmamız akademik bir iddiadan ziyade samimiyet kaygısı taşıyan mütevazı bir derleme mahiyetindedir. Eserin dilini de akademik bir incelemenin soğuk mesafesinden uzak tutarak, adeta okuyucuyla aynı sofraya oturan, aynı hakikate beraberce kulak veren bir sohbet dili şeklinde kurgulamaya çalıştık. Amacımız, kıssaları ilmî tartışmaların konusu yapmaktan ziyade; onların kalbe, hayata, aileye, topluma ve ümmet hafızasına bakan yönlerini görünür kılmaktır. Kısacası bu çalışmayı, geçmişi sadece anlatıp geçmek için değil, geçmişin ibretleri ile bugünü anlamak için hazırladık.

 

Neden yeniden peygamber kıssaları?

Peygamberler insanlığın ortak hafızasıdır. İnsanlık tarihi yalnız kralların, savaşların, devletlerin ve medeniyetlerin tarihi değildir. Bir de Âdem aleyhisselâm ile başlayıp Sevgili Peygamber Efendimiz sallallâhu aleyhi ve sellem ile kemale eren nebevî bir tarih vardır. Biz bu tarihin çocuklarıyız.

Modern tarih, arkeoloji ve antropoloji geçmiş hakkında bize çok şey söylüyor. Fakat özellikle Îsâ aleyhisselâm’dan önce yaşamış peygamberlerin hayatlarını modern tarihçiliğin aradığı anlamda kesintisiz ve bağımsız belgeler üzerinden yeniden kurmak çoğu zaman mümkün değildir. Mesela Mûsâ aleyhisselâmın Mısır’dan çıkışının tarihi, Firavun’un kimliği, İsrailoğullarının Sina’daki güzergâhı ve Tîh döneminin tarihi ayrıntıları konusunda modern araştırmalar kesin bir tablo ortaya koyabilmiş değildir.

Fakat bizler için burada bir inanç boşluğu doğmaz. Çünkü biz peygamberlere arkeoloji onları doğruladığı için iman etmeyiz. Allah onları bize haber verdiği için iman ederiz. Kur’an’ın ifadesiyle, “O’nun peygamberlerinden hiçbirinin arasını ayırmayız.” Hepsine iman ederiz.

Dolayısıyla Nûh aleyhisselâm bizim için eski Mezopotamya tarihinin tartışmalı bir şahsiyeti, Mûsâ aleyhisselâm eski Mısır tarihinin bilinmeyen bir döneminde yaşamış bir önder, İbrahim aleyhisselâm eskiçağlardan kalmış bir din büyüğü değildir. Onlar bizim iman dünyamızın canlı şahsiyetleridir. Hz. Âdem’in tevbesi, Hz. Nûh’un sebatı, Hz. İbrahim’in teslimiyeti, Hz. Yûsuf’un iffeti, Hz. Mûsâ’nın mücadelesi, Hz. Eyyûb’un sabrı, Hz. Dâvûd’un şükrü bizim ahlâk mirasımızdır.

Kitabın hareket noktası biraz da budur: Peygamberlerin başından neler geçtiğini anlatmaktan çok, onların başından geçenlerin bizim hayatımıza ne söylemesi gerektiğini anlamaya çalışmak.

 

Kur’an’daki peygamber kıssalarında nasıl bir anlam deseni gördünüz?

Malum Kur’an bir tarih kitabı değildir. Maksadı geçmişin bütün ayrıntılarını kaydetmek değil, insanı hidayete ulaştırmaktır. Bu sebeple aynı peygamberin hayatından bir sûrede bir hadise, başka bir sûrede başka bir hadise anlatılır. Bazen yıllar atlanır. Yer, tarih, kişi isimleri verilmez. Bizim tarihçilik açısından merak edeceğimiz pek çok ayrıntıya hiç girilmez. Buna karşılık bir söz, bir dua, bir davranış veya bir imtihan özellikle öne çıkarılır. Çünkü Kur’an “Orada tam olarak ne olmuştu?” sorusundan önce “Bu hadise sana ne söylüyor?” sorusunun sorulmasını ister.

Mesela Hz. Âdem’in dünyada kaç yıl yaşadığını bilmiyoruz; fakat hata ettiğinde ne söylediğini biliyoruz: “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik.”

Hz. Yûsuf’un Mısır’da hangi hanedanın döneminde yaşadığını Kur’an söylemiyor; fakat günaha davet edildiğinde söylediği sözü biliyoruz: “Maâzallah! Allah’a sığınırım.”

Hz. Eyyûb’un hastalığının tıbbî teşhisini bilmiyoruz; fakat musibet içinde Rabbine nasıl yöneldiğini biliyoruz.

Demek ki Kur’an bizim merakımız için değil, ahlâkımız için gerekli olanı seçiyor. Bu sebeple kıssayı okurken sadece “Ne olmuş?” diye sormak yetmez. Asıl soru şudur: “Rabbimiz bu hadiseyi bana niçin anlatıyor?”

 

Dikkat çeken bir Kur’an emri var: “Üzkur”, yani “an, hatırla”. Bunun kıssaları anlamamız açısından özel bir anlamı var mı?

Bence var ve çok önemli. Kur’an Peygamber Efendimiz’e tekrar tekrar: “Kitapta İbrahim’i an”, “Kitapta Mûsâ’yı an”, “Kitapta İsmail’i an.” buyuruyor. Başka yerde: “Güçlü kulumuz Dâvûd’u an” ve “Kulumuz Eyyûb’u an.” deniliyor. Kur’an yalnızca neyi bilmemiz gerektiğini öğretmiyor; kimi hatırlamamız gerektiğini de öğretiyor. Çünkü bilmekle hatırlamak aynı şey değildir.

İnsan sabrın ne olduğunu bilir. Fakat musibet geldiğinde Hz. Eyyûb’u hatırlayabiliyor mu? Tevekkülü bilir. Fakat ateş önüne konulduğunda Hz. İbrahim’i hatırlayabiliyor mu? İffetin faziletini bilir. Fakat kapılar kapandığında Hz. Yûsuf’un “Maâzallah”ını hatırlayabiliyor mu? İşte kıssa o zaman bilgi olmaktan çıkıp ahlâka dönüşür.

İnsan güç sahibi olduğunda Hz. Dâvûd’u, nimete kavuştuğunda Hz. Süleyman’ı, hata ettiğinde Hz. Âdem’i, uzun süre sonuç alamadığında Hz. Nûh’u, yalnız kaldığında Hz. İbrahim’i, iffet imtihanında Hz. Yûsuf’u, sıkıntıya düştüğünde Hz. Eyyûb’u, acele ettiğinde Hz. Yûnus’u hatırlıyorsa Kur’an’ın oluşturmak istediği nebevî hafıza çalışıyor demektir. İnsanın ahlâkını, kritik anlarda kimi hatırladığı belirler.

 

O halde peygamber kıssalarının temel maksadının bir ahlâk ve hayat tarzı oluşturmak olduğunu söyleyebilir miyiz?

Tam olarak böyle düşünüyorum. Kur’an’ın ahlâk öğretme biçimi son derece canlıdır. Bize yalnızca “sabırlı olun, iffetli olun, şükredin, tevekkül edin” demez. Bunların insan hayatında nasıl göründüğünü de gösterir. Peygamberler soyut ahlâk ilkelerinin ete kemiğe bürünmüş hâlleridir.

Bugün ahlâk eğitimimizin problemlerinden biri çocuklarımıza ve gençlerimize kavramları öğretmemiz fakat o kavramların insan hâlini yeterince gösterememizdir. “Sabırlı ol” diyoruz. Peki sabreden insan nasıl olur? “Teslim ol” diyoruz. Teslimiyetin bedeli nedir? “Affet” diyoruz. Seni kuyuya atan insanları affetmek ne demektir? Bu yüzden Peygamber kıssalarını yalnız çocuklara anlatılan güzel dinî hikâyeler olarak görmek büyük bir kayıptır. Kıssalar çocuklukta öğrenilip geride bırakılacak hikâyeler değil, insan olgunlaştıkça yeniden okunacak hayat metinleridir.

 

Kur’an Peygamber Efendimiz’in önceki peygamberler ile ilişkisini nasıl kuruyor?

Kur’an önceki peygamberleri Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in risalet yolculuğunda birer nebevî tecrübe olarak önüne koyuyor. Mesela Dâvûd aleyhisselâm hakkında: “Onların söylediklerine sabret ve güçlü kulumuz Dâvûd’u an.” buyuruyor. Ahkāf sûresinde daha kuşatıcı bir emir geliyor: “Azim sahibi peygamberlerin sabrettiği gibi sen de sabret.” En‘âm sûresinde birçok peygamber zikredildikten sonra: “İşte onlar Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların hidayetine uy” buyuruluyor.

Fakat bunun bir de diğer tarafı var. Yûnus aleyhisselâmın yaşadığı tecrübe anlatıldıktan sonra Efendimiz’e: “Rabbinin hükmüne sabret ve balık sahibi gibi olma.” deniliyor. Bu defa emir: “Onun yaptığı gibi yapma” şeklindedir.

Dolayısıyla peygamber kıssaları, bizzat Son Peygamber’in nebevî terbiyesinin bir parçasıdır. Allah Teâlâ geçmiş peygamberlerin tecrübelerini Habîbi’nin önüne koyuyor; onların sabırlarından, mücadelelerinden, dualarından, hatta yaşadıkları zellelerden onun risalet yolculuğuna dersler çıkarıyor. Bu bize de kıssaların nasıl okunması gerektiğini öğretiyor.

 

Peygamberlerin zellelerinin Kur’an’da anlatılması nasıl anlaşılmalı? Mesela Âdem veya Yûnus aleyhisselâmın yaşadıkları neden insanlığa anlatılıyor?

Çünkü Kur’anımız peygamberleri mitolojik, erişilemez kahramanlara dönüştürmez. Onlar Allah’ın seçtiği, vahiy verdiği, insanlığa örnek kıldığı kullardır. Fakat aynı zamanda Allah’ın terbiyesinden geçen insanlardır.

Hz. Âdem’in yaşadığı imtihan bunun çok güzel bir örneğidir. Şeytan hatasını meşrulaştırmaya çalışırken Âdem aleyhisselâm: “Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik.” der. Böylece insanlığın ilk peygamberi, insanlığın ilk büyük ahlâk derslerinden birini verir: Hata ettiğinde mazeret üretme; sorumluluk al ve Rabbine dön.

Yûnus aleyhisselâmın kıssasında başka bir ders vardır. Kavminden ayrılır, ardından karanlıklar içinde: “Senden başka ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zalimlerden oldum.” diye Rabbine yönelir. Sonra Allah Teâlâ bu tecrübeyi Peygamber Efendimiz’in terbiyesine taşır. Buradan çıkan ders çok açıktır: Netice gecikti diye vazifeni terk etme. İnsanlardan ümidini erken kesme. Allah’ın takdirinin önüne geçme. Sen vazifenden sorumlusun; neticeden değil.

Dolayısıyla peygamberlerin hayatından sadece doğru davranışları öğrenmiyoruz. Allah’ın seçkin kullarını nasıl terbiye ettiğini de öğreniyoruz. Bu da bize çok önemli bir ölçü veriyor: Hata bir insanı mutlaka değersizleştirmez. Asıl mesele, hatanın ardından insanın nereye döndüğüdür.

 

Kitap boyunca eski kavimlerin ve peygamberlerin imtihanlarıyla bugünün dünyası arasında sık sık bağ kuruyorsunuz. Binlerce yıl önceki kıssalar gerçekten bugünü açıklayabilir mi?

İnsanın kullandığı araçlar değişiyor fakat insanın temel zaafları şaşırtıcı biçimde değişmiyor. Firavun’un elinde sosyal medya yoktu, Karun küresel finans piyasalarında işlem yapmıyordu, Medyen halkı dijital ticaret yapmıyordu, Samirî algoritma kullanmıyordu. Fakat iktidarın insanı tanrılaştırması, servetin sahibini mağrur etmesi, ticaretin ahlâktan kopması, kitlelerin sahte putların peşine düşmesi bugün de var.

Medyen halkının Şuayb aleyhisselâma söylediği söz mesela son derece ibretlidir: “Mallarımız hakkında dilediğimizi yapmamızı namazın mı emrediyor?” Bugünün diliyle söylersek: “Benim param, benim kararım.” Şimdi bunun eskidiğini kim söyleyebilir?

Kur’anımız bize ibadetin hayatı parçalara ayırmadığını öğretiyor. Namaz insanı yalnız seccadede doğrultmaz; terazinin başında da doğrultur. Allah’a kulluk ekonomiden, siyasetten, aileden, ticaretten bağımsız değildir.

Yûsuf aleyhisselâmın kıssası da son derece günceldir. Kapıların kapandığı yerde iffet; yıllarca haksızlığa uğradıktan ve nihayet güç eline geçtikten sonra: “Bugün size kınama yok.” diyebilecek kadar büyük bir af ahlâkı... Modern insan çoğu zaman gücü intikam imkânı olarak görüyor. Yûsuf ise gücü affetme imkânına dönüştürüyor. Bu yüzden kitabın başlığındaki kıssalar eski olabilir ama imtihanlar eskimiyor. Sahneler değişiyor, insan değişmiyor.

 

Son olarak bütün bu peygamberler silsilesi Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem’e ulaşıyor. Kitabın bütününden bakınca Efendimiz bu nebevî hafızanın neresinde duruyor?

Bence kitabın bütün yolculuğu burada tamamlanıyor. Canımız Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem kendisinden önceki nebevî mirasın hem varisi hem kamil mütemmimidir. Hz. Nûh’un sebatı, Hz. İbrahim’in tevhid cesareti, Hz. Mûsâ’nın mücadelesi, Hz. Yûsuf’un iffeti ve affı, Hz. Eyyûb’un sabrı, Hz. Dâvûd’un kulluğu, Hz. Yûnus’un dönüşü onun getirdiği son risalette yeniden karşımıza çıkar.

Fakat burada beni özellikle etkileyen çok ince bir nebevî edep var. Allah Teâlâ Yûnus aleyhisselâmın yaşadığı tecrübeyi Efendimiz’e ders olarak gösteriyor: “Balık sahibi gibi olma.” Peygamber Efendimiz bu ilâhî ikazın muhatabıdır. Fakat aynı Peygamberimiz ümmetine: “Beni Yûnus bin Mettâ’ya üstün tutmayın.” buyuruyor. Bu, onun ahlâkını anlamak için üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir hadisedir.

Allah O’na Yûnus’un tecrübesinden ders çıkarmasını öğretti; o ise aldığı dersi Yûnus aleyhisselâm üzerinde bir üstünlük vesilesine çevirmedi. Birinin hatasından ibret almak başka şeydir, o hata üzerinden kendini üstün görmek başka şey. Peygamber Efendimiz ikisini birbirinden ayırıyor.

Belki kıssaları okurken bizim de öğrenmemiz gereken en büyük edeplerden biri budur: Başkalarının imtihanlarından kendimize ders çıkaracağız; fakat onların imtihanlarından kendimize üstünlük çıkarmayacağız. Üstelik çok dikkat çekici bir tevafukla, “Balık sahibi gibi olma” ikazının yer aldığı Kalem sûresinin hemen başlarında Allah Teâlâ Habîbi hakkında şöyle buyuruyor: “Şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin.”

Yüce ahlâk, ikaza ihtiyaç duymamak değildir. İlâhî terbiyeyi kemal-i edeple kabul etmek ve öğrendiğin dersi başkasını küçültmenin vesilesi yapmamaktır. Peygamberleri bunun için hatırlıyor ve nihayet bütün bu nebevî mirasın kemalini gördüğümüz, Allah’ın ömrüne yemin ettiği Alemlere Rahmet Peygamberimizin ümmeti olduğumuz için Rabbimize hamd ediyoruz.