Her kalb bir gönül âlemidir. Onun ehemmiyetini idrak edip, kalbe Allah Teâlâ'dan gayrı hiçbir şeyin sevgisini sokmamağa gayretli olunmalıdır ki, lâyıkı veçhile Allah Teâlâ'ya vasıl olunabilsin.
Muhterem Üstazımız, rüya ve kerâmetlerden ziyade "En büyük kerâmet, Cenab-ı Hakk'ı görürcesine, ubûbiyyet vazifemizi kemâliyle îfâ edebilmekdir" buyururlardı.
Her kerâmet sahibi, büyük velilerden olamayabilir. Nitekim, Ebu Hafs -kuddise sirruh- zamanın kutbu olduğu halde, keşfi açılmadığı için kendisinin kutbiyetinden haberdar değildi. Fakat onun dervişleri, nerede görülseler, edeb ve nezaketlerinden onun bağlılarından oldukları anlaşılırdı.
Muhterem Üstazımız Hazretleri, sohbetlerinde, Allah dostlarının kerametlerinden ziyade, onların Allah Teâlâ'ya bağlılıklarından, şecaat, fedakârlık ve her türlü yüce ahlâklarından bahsederlerdi.
Muhterem Muhammed Bahâüddin Nakşibend -kuddise sirruh- Hazretleri, gavsulâzam ve zamanın kutbu olduğu halde kendisinden keramet göstermesini isteyenlere cevaben;
"-Sırtımızda bu kadar günahlarla yüklü olduğumuz halde Allah Teâlâ hata ve günahlarımızı setr etmemektedir, bundan büyük keramet mi olur?" buyururlardı. Ne yüksek tevâzû, ne güzel ifade!
Muhterem Zıyaüddin el-Pâkistânî el Kâdirî -kuddise sirruh- Hazretleri, keşf ve kerâmet sahibi olduğu halde, bu halini hep gizlerdi ve şöyle buyururdu:
"-Keşf ve kerâmeti ızhar edenler yalancıdırlar, eğer hakiki kerâmet sahibi olsalar, gizlemesini de bilirler."
Muhterem Üstazımız ne kendilerinden ne Es'ad Erbîlî Hazretlerinin kerâmetlerinden bahsederlerdi. Daimi olarak "Allah'ın aciz bir kuluyuz" tabirini kullanırlardı.
İki şey vardır ki insanın manevi yolda terakkisine mani olur:
1. Kerâmet sahibi olmağa yeltenmek
2. Hubb-i riyaset, yani başkanlığa hevesli olmak.
Halbuki böyle şeylerle vakit geçirmek zaman kaybına sebebdir, Allah Teâlâ'ya vasıl olmağa hicâb perdedir.
Muhterem Üstazımız, hac yolculuklarını Şam yolu ile yaparlardı. Teşriflerini duyan Şam halkı, bölük bölük gelip halka olurlar, çekirge misali çember içine alırlar, büyük bir sessizlik içinde kerâmet beklerlerdi. Onların niyetlerini bilen Sultânü'l Evliyâ Efendimiz, "Ebû Bekir Sıddîk radıyallahü anh efdal-i sahabe olduğu halde ondan hiç kerâmet görülmemişdir" diye söze başlarlardı.
Ashab-ı kirâm radıyallahü anhüm hazretleri, nasiblerini sadr-ı Nebî'den aldıklarından, hepsi imanın zirvesine, doruğuna yükselmişlerdir, sahabîlikle şereflenmişlerdir. Yoksa zaruret halinde, Ebûbekir radıyallahü anh efendimizden ne kerâmetler zuhur ederdi de ardı arkası kesilmezdi.
Allah Teâlâ, sevdiği kullarına güzel ahlâk verir, bu kerâmetdir. Cenâb-ı Hakk'ın ikramıdır. İman kuvveti verir, ibadetlerini seve seve, zevk ve huzur içinde yaparlar ki Allah'ın rızâsının alâmetidir. İhlâs, istikamet, dürüstlük, feraset verir, bunlara nailiyet kerâmetlerinden en büyüğüdür. Daha Cenab-ı Hakk kullarını türlü türlü meziyetlerle süsler ki bunlara değer vermeyib de havârıkla meşgul olmak, bilmem ne faide temin eder?
Allah dostlarından birinin mürîdi, koşa koşa geliyor, şeyhine, büyük bir sürûr içinde, nebâtâtın kendisi ile âdetâ konuşduğunu müjdeliyor. Buna üzülen şeyhi, "Evlâdım biz seni bunun için mi terbiye etdik!. Aynı yere dön, inşaallah bu sefer böyle bir zuhûrât olmaz" buyuruyor. (Hakiki mürşidlerin yegâne korkdukları, evlâdlarının herhangi bir kerâmete zihinlerinin takılıb, onunla meşgul olmak suretiyle mânen terakki edememeleridir.) Derviş aynı yere döndüğünde, eski görüb işitdiklerinin zuhur etmediğini görüyor ve şükür secdesine varıyor.
Muhterem Üstazımız -kuddise sirruh- Hazretlerinin ehemmiyetine binaen her gün tekrar etdikleri değerli kelâmları şu olurdu:
Aliyyü'l Mürtezâ radıyallahü anh, hazreti Ebû Bekir radıyallahü anh efendimize hitaben:
"- Ya Ebâ Bekir! Sen her zaman her işde hepimize tekaddüm ediyorsun! (Daha ileri gidiyor ve muvaffak oluyorsun) Bunun sebebi nedir? suâline cevaben:
"-Hakkı iki kısım gördüm. Bir kısmı dünyayı ister, bir kısmı da âhireti. Ben ise yalnız Mevlâmı, Mevlâm'ın rızasını isterim", buyurmuşlardır.
Bununla Cenâb-ı Hakk'ın rızasından başka düşünce fikir ve fiilin batıl olduğuna işaret vardır.
Altınoluk Sohbetleri 5. cilt shf. 52.