Muhammed bin Ali Tirmizi kuddise sirruh, buyurmuşlardır:
-Tevazu ve teslimiyet, hizmet ehlinin şartlarındandır.
Abdullah ibn Münâzil kuddise sirruh buyurmuştur:
- Hizmete devam etmek değil, hizmet edebdir. Çünkü hizmette edeb, hizmetten daha azizdir.
Ebu Abdullah Turuğbazi kuddise sirruh:
- Bir kimse bütün ömrünce, fütüvvet ehlinden bir kişiye bir gün hizmet etse, bu hizmetin bereketi ve feyzi ona yeter. Tüm ömrünü onlara hizmet uğrunda tüketenin hali nice olur? Varın kıyas edin!
- Hizmette fark gözetmekten sakın, zira fark gözetenler göçüp gitmişlerdir. Maksudum fevt olmasın, muradım hasıl olsun istersen, fark gözetmeden herkese hizmet et. (Sülemi, 495)
Allahü Teala ve tekaddes hazretleri, mü'minlerin, aşağıdaki ayeti kerimede sıfatlarını bildirmiştir.
1. Gerçekten Allah'ın emrine boyun eğen bütün erkekler ve kadınlar,
2. (Gereği üzere Allah'ı ve peygamberini tasdik eden) mü'min erkekler ve mü'min kadınlar,
3. İbadete devam eden erkekler ve kadınlar.
4. (İş ve sözlerinde) sadık erkekler ve sadık kadınlar,
5. Sabreden erkekler ve sabreden kadınlar,
6. Mütevazi erkekler ve mütevazi kadınlar,
7. Sadaka veren erkekler ve sadaka veren kadınlar,
8. Oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar,
9. Irzlarını koruyan erkekler ve kadınlar,
10. Allah'ı çok zikreden erkekler ve kadınlar, (var ya) Allah bunlara bir mağfiret ve büyük bir mükafat hazırlamıştır. (el-Ahzab Süresi, ayet, 35)
Her şeyde bilgi ve irfan sahibi olmak icab ettiği gibi gafîlane, ve sağlam niyetle yapılamayan hizmetlerden de layıkı veçhile kemalli bir netice alınamaz.
Hizmet sırf Allah rızası için yapılmalıdır. Niyet halis olmazsa sabun köpüğü üzerine yapılan binaya benzer. Bir türlü temel tutmaz.
Hizmet edilen şahıs (şayed hizmete layıksa) hizmetkarın, Allah'a karşı olan kulluğundaki, ihlas, niyet ve samimiyetine nazar eder. Bunda noksanlığını görürse himmetini keser.
İhlassız bir hizmete karşı, mürşid ne yapabilir. İsterse hizmet eden kişi, bütün malını, canını feda etse, gene bir netice alamaz.
Hizmet eden, ne kadar ihlaslı olursa olsun, yukarıdaki ayeti kerimedeki güzel sıfatlarla kendînî tezyin etmelidir. Yok, ben hizmet ediyorum deyerek, kendisini hiç bir şeyle vazifeli mükellef görmezse, bu da noksanlık olur.
Aklı selim sahibi olan hem hizmetine devam eder, hem de bahsi geçen bu on güzel sıfatlarla süslenmeğe gayretli olur. Bununla beraber gene de hizmet sevabını alır.
İmam Şafiî kuddise sirruh buyurur:
- Hizmet edene hizmet edilir. (Tabakatü'-Kübra)
Hizmet eden kişi, hizmetine devam ettiği müddetçe manen de terakki etmelidir. Gönlünü Rabbına layıkı veçhile verib, ihlas, edeb, ve tevazu üzere kulluk vazifesini kemaliyle yapmağa gayretli olmalıdır.
Yoksa, maneviyata ve usûle uymayan, hizmet ehli, ruhen inkişaf ve terakki edemezse yaptığı, hizmetler hep tersine tahakkuk eder. Böyle olunca yapılması icab edeni yapmaz, yapılmaması icab edeni yapar, çünkü feraset sahibi olamamıştır. İş böyle cereyan edince de, böyle bir hizmetten semere alınmaz ve huyu da güzelleşemez, her yaptığı iş tersine olur. Çünkü niyeti zayıf olduğu için (her ne kadar kendisini kusursuz görse de) Cenabı Hakk celle ve ala hazretlerinin nusretinden mahrum kalır.
Hoca Ubeydullah Ahrar hazretlerinin hizmet hakkında pek kıymetli nasihatları şöyle ki:
- Hacegan tarikatında vaktin icabı ne ise ona göre davranılır. Zikir ve murakabe, ancak müslümanlara hizmet edecek bir mevzu olmadığı zaman tatbik edilebilir. Gönül almağa vesile olacak bir hizmet, zikir ve murakabeden önce gelir. Bazıları zanneder ki, nafile ibadetlerle uğraşmak hizmetten üstündür. Halbuki gönül feyzi, hizmet mahsulüdür. Hoca Bahaeddin Nakşibend ve bağlıları, eğer kimsenin hizmetini kabul etmemişlerse bu, hizmet ve tevazuu tercih etmelerindendir. İhsan ediciyi sevmek zaruridir ve muhabbet miktarınca alaka dahi tabiidir. Bu yolun salikleri kendilerini halkın menfaatine vermişler ve mukabilinde hiç bir şey beklememeği şiar edinmişlerdir.
Devam ediyorlar:
- Ben bu yolu tasavvuf kitablarından değil, halka hizmetle elde ettim. Herkesi bir yoldan götürdüler hayır umduğum herkese hizmet ederim. Ali Seyyidi kuddise sirruh buyurur:
- "Her kim dilerse ki: Alemlerin Rabbı olan Allahü Teala onu koruya. Her türlü afetten kendinî esirgeye. Onun veli kullarına hizmette bulunsun... ama sadakatle"
Abdülkadir Geylani kuddise sirruh buyurur:
- İlme ve ilmi ile amil olan alimlere hizmet et. Bu hizmet işinde sabır ve tahammül göster. Sen önce ilme, hizmete sabredersen, peşinden de sana hizmet edileceği muhakkakdır. Sen yaptığın hizmette sabırlı ol. Nihayet sana yapılan hizmette de sabredilir. Eğer ilme hizmette sabredersen kalb bilgisine ve batın nuruna mazhar olursun. Ey oğul Allah dostlarının hizmetçisi ol. Zira dünya da ahiret de onlara hizmet eder. Onlar her ne zaman isterlerse Allahü Teala'nın izni ile dünyadan da, ahiretden de nasiblerini alırlar. Size de sûreten dünyadan, ve manen de ahiretden nasibinizi verirler. (Kırkbeşinci sohbet, fethü'r-rabbani)
Ebu Cafer Sem'anî'nin yolu Lübnan dağına düşüyor. Orada kendinden geçmiş, Allah ehlinden bir topluluğa tesadüf ediyor. Bir delikanlı da onlara hizmet etmekte... Delikanlı, dere-tepe, dağ, bayır dolaşmakta, bulduğu şeyleri getirmekte, hazırlamakta ve pişirmekte ve kendilerine takdim etmekte. Sem'anî üç gün, onlarla bir arada kalıyor. Dördüncü gün kendisine diyorlar ki:
- Aramızdaki ahengi gördün! Haydi sen de yoluna git ki, nasibin bu ahenk değildir. Ve Sem'anî'ye dua ediyorlar. Sem'anî çıkıb gidiyor. Aradan yıllar geçiyor. Bir gün Sem'anî Bağdat sokaklarında dolaşıyor iken bakıyor ki bir genç pazarda tellallık etmekde. Evet bu genç, Lübnan dağındaki Allah ehline hizmet eden delikanlı... O. O.Ta kendisi! Gayet laubali ve yırtık bir eda ile tellallık ediyor ve yakışıksız sözler söylüyor. Münasebetsiz haller gösteriyor. Sem'anî hayretler içinde kalmış, gözlerine inanamaz olmuşdur.
Bu ne düşkün ağız, bu ne iğrenç eda!..
Sem'anî'nin dehşetler içinde kendisine bakdığını gören genç, onun yanına geliyor:
- Bu hayret dolu bakışın neye? Beni tanımıyor musun yoksa?
- Tanır gibiyim. Sen Lübnan dağında Allah ehline hizmetini gördüğüm delikanlı değil misin?
- Evet ben oyum.
- Ya bu hale nasıl düşdün?
- Küçük, pek küçük bir hata yüzünden.
- Ne gibi.
- Bir gün onlara yemek dağıtırken, iyi parçaları kendime ayırmıştım. Ondan sonra ne olduysa oldu. Bu hale düştüm. (Halkadan pırıltılardan)
Ahmed er-Ruffai kuddise sirruh buyurur:
- Bazı cahiller sanır ki, bu tarikat, dedi ve dendi gibi sözlerle... para ve malla, ve dışdan yapılan amellerle elde edilir.! Hayır Allah adına and içerim ki, ona ancak sadakat inkisar, ve zül ve iftikar (tevazu) ile erilir.
Yani: doğruluk, engin gönül, cihan süsünden geçmek, varlığı Allah yoluna harcamakla edilir.
Ahmed er-Rufai hazretlerinin buyurdukları gibi:
Nasıl ki tarikat yolunda, doğruluk, engin gönül, cihan süsünden sıyrılmak icab ediyor ise, aynı ulvî yolda hizmet edenlerde de aynı güzel sıfatların bulunması lazımdır.
Sumani'nin bahsettiği o delikanlı, suçunu pek küçük görüyor ise de, hakikatde öyle değil. Yemeğin iyi parçalarını kendisine ayırmakla, doğruluktan ayrılmış oluyor. Elbette ki doğruluktan ayrılmanın cezası da, küçük değil, büyük olur.
Halvet ve riyazet hakkında:
İbrahim Metbûli kuddise sirruh riyazete pek ehemmiyet vermezdi, mesela müridlerinden biri, kendisinden ayrılıp halvet ve riyazete çekilenlerin yanına gitse, onu azarlar ve şöyle derdi:
- Oğlum! Ben istiyorum ki, seni erkeklik makamına çıkarayım. Benim bu işime karşılık, senin arzuna gelince, istiyorsun ki kör dişi bir baykuş olasın, hiç kimseye bir faiden dokunmaya.
Şeyh Ebü Zûr'a el-Hafiz, Ebu Hüreyre radiyallahü anh'dan rivayet eder. Resulü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem efendimize, Merru'z-zahranda iken kendisine bir yemek getirildi. Fahri kainat sallallahü aleyhi ve sellem, hazreti Ebû Bekir ve hazreti Ömer'e hitaben:
- Geliniz ve yiyiniz, buyurdu.
Onlar ise:
- Biz oruçluyuz, diye cevab verdiler. Hazreti peygamber sallallahü aleyhi ve sellem, onlara:
- Sahibinize gidiniz, sahibinize çalışınız. Geliniz ve yiyiniz, buyurdu.
Burada Resulü ekrem efendimiz onlara:
- Siz oruçla kendinizi hizmetten alıkoyacak, size hizmet edecek birine muhtaç olacak kadar zayıf düştünüz, geliniz yiyiniz ve kendinize hizmet ediniz, buyurarak onları hizmete teşvik etmiştir.
Gene Şeyh Ebü Zürr'a, Enes b. Malik radıyallahü anh'dan rivayet eder. Bir kısmınız oruçlu, bir kısmınız oruçsuz olduğu halde, hazreti peygamber sallallahü aleyhi ve sellem'in beraberinde idik. Sıcağın oldukça şiddetli olduğu bir gün, bir yere konaklamak için indik. Oruçlular uyudu, oruçsuzlar ise bir yandan çadır kurdular, diğer yandan da yolcuları suladılar. Bunun üzerine Resulü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem:
- Bugün oruç tutmayanlar, sevabları aldı götürdü, buyurdu.
Bu hadisi şerif, kullara hizmetin, nafileden üstün olduğuna delalet eder.
Hizmetin mükafatı
Utbe b. Amir anlatıyor:
On iki kişilik bir grup halinde Resülullah'a gelmiştik. Arkadaşlarım bana:
- Develerimizi kim otlatacak? Birisi develerimize baksın ki, biz de Resülullah ile konuşalım. Ondan bazı şeyler öğrenelim. Resülullah'ın yanından ayrıldığımız zaman, onun yanına gelir, öğrendiklerimizi anlatırız, dediler. Böylece bir kaç gün onların develerini otlattım. Bir gün kendi kendime:
- Galiba aldandım! Arkadaşlarım Resülullah'dan benim duymadıklarımı işitiyorlar, öğrenmediklerimi öğreniyorlar, dedim. Bir gün şehre inmiştim. Adamın birisi:
- Resülullah sallallahü aleyhi ve sellem, "kim güzelce abdest alırsa, günahından temizlenerek, annesinden yeni doğmuş gibi olur, buyurdu" diyordu. Hayret etmiştim.
Ömer b. Hattab( radıyallahu anh) ise:
- O da bir şey mi? Hele sen ondan önceki sözünü dinlemeliydin, dedi.
- Kurbanın olayım, onu da sen söyle, dedim.
- Resülullah sallallahü aleyhi ve sellem:
- Kim Allah'a hiç bir şey ortak koşmadan ölürse, Allah ona Cennet kapılarını açar, o da istediği kapıdan cennete girer. Cennetin sekiz kapısı vardır, buyurdu, diye anlattı. Resülullah sallallahü aleyhi ve sellem yanımıza gelmişti. Tam karşısına oturdum. Fakat yüzüne bakmak istedikçe benden yüzünü çeviriyordu. Nihayet dördüncü defa:
- Ey Allah'ın Resulü, anam babam sana feda olsun! Niçin benden yüzünüzü çeviriyorsunuz? diye sordum.
Resülullah sallallahü aleyhi ve sellem:
- Sence bir kişi mi kıymetli, yoksa oniki kişi mi? buyurdu.
Bu söz üzerine doğru arkadaşlarımın yanına döndüm, (İbni Asakir)
Osman b. Ebu'l-As'dan: Sakif kabilesinin hey'eti ile birlikte Resülullah'a gelmiştik. Kapısına varınca develerimizden indik.
- Develerimizi kim tutacak? dediler. Herkes Resülullah'ın huzuruna girmeye can atıyor, dışarda kalmak istemiyordu. Aralarında en küçükleri ben olduğum için:
- İsterseniz ben tutayım, ama siz çıktıktan sonra da benimkini tutacağınıza söz verir misiniz? dedim.
- Tamam tutarız, diyerek içeri girdiler. Biraz sonra dışarı çıktıklarında, bana:
- "Haydi gidiyoruz" dediler.
- "Nereye?" dedim.
- "Memleketimize" dediler.
- "Ben evimden çıkayım, Resülullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) kapısına kadar geleyim, sonra da onunla görüşmeden geri döneyim öyle mi? bana söz verdiğinizi unutmayın!" dedim.
- Peki öyleyse acele et. Zaten biz senin adına da soru sorduk. Sormadığımız bir şey kalmadı, dediler. Hemen Rasülullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem) huzuruna girerek:
- "Ey, Allah'ın Resulü (sallallahü aleyhi ve sellem) Beni dinde derin anlayışlı yapması ve ilim öğrenmeyi nasip etmesi için Allah'a dua et" dedim.
Ne dedin? diye sordu. Sözümü tekrar ettim.
Bu defa:
- Benden arkadaşlarının hiç birinin istemediği bir şey istedin. Git sen onların başkanısın. Kavmin arasında sana gelenlerin de başkanısın, buyurdu. (Hayatü's-Sahabe, Taberani)
İnsan, fırsat düştükçe, ibadet ve hayrın, büyüğüne küçüğüne bakmayıp, ihlas üzere hepsini yapmağa gayret etmelidir. Çok büyük hizmet yapanlar, bazı küçük görülenleri ihmal ederler. Halbuki Allah Teala'nın rızası nerededir, hangisindedir bilinmez.
Rivayete göre Sultan birinci Ahmed hanı rüyada görüyorlar. Ve kendisine
soruyorlar:
- Cami hakkında Allahü Teala nasıl muamele etti?
Cevaben diyor ki:
- Cami için sevab bakımından fazla bir şeye nail olamadım. Yalnız bir Müslüman yardım gayesi ile camiye konmak üzere bir kerpiç getirmişti. Onu da cami inşaatında kullanmalarına muvafakat etmiştim. Allahü Teala bu sayede hayrımızı kabul buyurdu, dedi.
Allahü Teala ve tekaddes hazretleri, Davud aleyhisselama:
- Ey Davûd! Bana talib olan ve beni isteyen birini gördüğün zaman, onun hizmetçisi (hadimi ol) diye vahyetmiştir.
Hadim, Cenab-ı Hakk'ın, hizmetlerine karşılık kulları için hazırladığı sevab ve ecri arzulayarak hizmete girer. Hadim talihleri, gönül rahatlığına ulaştırmak, Allah'a yönelenlerin duygu ve düşüncelerini, dünyevî endişelerden kurtarmak ister, yaptığı her şeyi, salih bir çevrede, temiz bir niyetle yapar.
Hadim, hizmeti karşılıksız, yardımda bulunmayı, başkalarını kendisine tercih etmeyi, cennetin yollarından biri olarak bilir. Hizmetin faziletini bildiği için, onu nafile ibadetlere tercih eder. Ancak, kişinin Allah ile beraber olabilme halini düzeltmek ve devamlı kılmak için yaptığı nafileler bunun dışındadır,
Hadim'in, arzu edilen ve beğenilen yüce bir makamı vardır. Ancak, hizmette niyyetini nefsanî etkilerden temizlemesini bilmeyen kimse hadim değil, onlara benzemeye çalışan bir kimsedir. O, fakirlere hizmet için çırpınır, hizmet için girilebilecek her yere girer. Hüsn ü niyetle hadimler gibi hizmet için çalışırlarsa bile yine de hizmeti ve niyyeti şaibeden kurtulamaz.
Böyle bir hizmetkar, topluma hizmette iyi niyyeti ve kavi imanı olduğu takdirde, yerli yerinde hizmet edebilir. Bazan da niyyetine heva-heves karıştığı için hizmeti yerinde ve isabetli olmaz. Yapılmaması gereken yere hizmet götürmüş olabilir. Yaptığı her iş ve hizmet karşılığında Hakk'ın sevab ve rızasını istediği gibi, halkın da sevgi ve övgüsünü bekler. Bazan övülme için hizmet eder. Bazan da heva ve hevesiyle hareket ettiği için sevmediği bir durumla karşılaştığı kimsenin hizmetine mani olur, kalbine ve niyetine hevası karıştığı ve nefsani duygular gönlünü zedelediği için, sevinçli ve kızgın olduğu zamanlarda hizmetin gerektirdiği edebe, riayet edemez. Dolayısıyla hizmetinde isabet etmediği anlar olabilir. Hakiki hizmet ehli ise, gerek sevinçli, gerek kızgın olduğu hallerde bile heva ve hevesinin etkisi altında kalmaz. Hiç bir kınayıcının, kınaması onu, Allah yolunda bildiğini yapmaktan alıkoyamaz. Herşeyi yerli yerinde ve zamanında yapar. Hülasa, bu bilgilere ve yukarıda verilen özelliklere göre, hizmet anlayışında nefsani etkilerden kurtulamayan kimse, hadim değil, ancak mütehadimdir. (Avarifü'l-Mearif Tercümesinden s. 119-121)
Ebü Hafs kuddise sirruh'a soruyorlar:
- Hangi amel en faziletlidir?
- İstikamet üzere olmakdır, buyurdular. Ve nitekim Resül-ü ekrem sallallahü aleyhi ve sellem:
- Gücünüz yettiği kadar istikamet üzere bulununuz, buyurmuştur.(İbn Mace, Darimî)
Cafer Sadık hazretleri: "Emrolunduğun gibi istikamet üzere bulun" ayeti hakkında:
- Tam manasıyla azmederek Allah'a sığınmak, O'na iltica etmekdir" buyurdu.
Saliklerden biri Rasülullah sallallahü aleyhi ve sellemi rüyasında görmüş ve O'na:
- Ya Rasülallah, senin, Hud Suresi ve benzeri sureler beni ihtiyarlattı dediğini naklediyorlar, deyince Rasülullah sallalahü aleyhi ve sellem:
- Evet, buyurmuş. Bunun üzerine:
- Bu surede ne var ki, seni ihtiyarlattı? Peygamberlerin hayat hikayeleri ve ümmetlerin helaki mi? demiş
Rasülullah sallallahü aleyhi ve sellem:
- Hayır, bunlar değil! beni, Allah'ın, Emrolunduğun gibi dosdoğru ol! talimatı ihtiyarlattı... buyurmuşlardır.
Ebü Ali el-Cüzcani kuddise sirruh şöyle buyurmuştur:
- Allah'dan istikamet üzere olmayı isteyenlerden ol, keramet üzere olmayı talep edenlerden değil. Çünkü nefsin keramet arzusu peşinde koşarken, Rabbın senden istikamet üzere bulunmanı bekler.
İşte bu düşünce bu yolun kapısındaki büyük esaslardan biri olduğu gibi tasavvuf talibi ve sülük ehli olanlardan çoğunun, hakikatini bilmekde gaflet gösterdiği bir sırdır.
Hizmet ehlinin, dikkatli olacağı hususlardan bir kısmı şunlardır:
1. İstikamet ve ihlas üzere olmak.
2. Hizmetini sırf Allah rızası için yapmak.
3. Yaptığı hizmetten şımarıp, kendînî diğer insanlardan üstün görmemek, bu fırsatı verdiği için Allahü Teala'ya şükretmek.
4. Daima kendi kusurlarını görmek.
5. Herkesi sevip, herkesle geçimli olmak.
6. Mütevazi olup, kendini herkesten küçük görmek.
7. Hakarete maruz kaldığında, sabretmesini bilip, kinci ve hasüd olmamak.
8. Merhametli, afvedici ve kabahat örtücü olmak.