Muhterem Okuyucularımız;
Carl Vett adında bir Avrupalı, 1900’lü yılların başında İstanbul’a gelir, farklı insanların arasına girer, o devrin şartlarında nasıl yaşadıklarını görüp âdeta yazıyla resmetmeye çalışır. Yolu, o devrin meşâyıhından M. Es‘ad Erbilî Hazretleri’nin dergahına da düşer. Burada on beş gün kalır ve hâtıralarını kaleme alır. Bu hâtırat, Ethem Cebecioğlu tarafından önce “Kelâmî Dergahından Hâtıralar” adıyla, daha sonraki yıllarda ise “Dervişler Arasında İki Hafta” adlarıyla neşredilir.
Bu hâtıratta nakledildiğine göre, Vett, iki hafta, geceli gündüzlü dergahta kalır; dervişlerle birlikte yer içer, onlarla sohbetlere ve zikir meclislerine katılır. Es‘ad Efendi’ye yakın olma ve kendisine sorular sorma imkânı da bulur. Bir defasında ona:
“–Siz sohbetlerinizde sık sık nefisten bahsediyorsunuz. Nefs nedir, neden bu kadar üzerinde duruyorsunuz?” diye sorar.
O sırada bahçede bulunmaktadırlar. Es‘ad Efendi, kendisinden Güneş’e bakmasını ister, ardından tam göz hizasına bir yaprak koyarak Güneş’i hâlâ görüp göremediğini sorar. Ardından:
“–İşte bu yaprak nefistir!” der. “Nasıl aklının var olduğu hakkında şüphe duymadığı, herkesin âşikâr bir şekilde görebildiği Güneş’i bile bir yaprak gölgeleyebiliyorsa, nefis de böyledir! İnsanı en bedîhî/açık hakikatleri görmekten alıkoyar. Bu yüzden nefsin perdesinden kurtulmak, gafletten kurtulmak ve her şeyi olduğu hâl üzere görebilmek imkânını verir.”
Yaklaşık ifadesiyle anlattığım bu hâdise, bizim için mutlak ve değişmez bir hakikat olan ölüm ve âhiret hayatımız için de geçerlidir. Her gün etrafımızda birilerinin öldüğünü işitiriz. Her an vücudumuzda binlerce hücre ölür, binlercesi yenilenir. Her kış ile bitkiler ölüm moduna girer, baharla tekrar canlanırlar. Hayat ve ölüm her an iç içedir. Ancak gözümüzü perdeleyen gaflet, bu değişmez gerçeği sürekli bizden uzak tutar. Herkese gelen ölümün, bir gün bize uğramayacağını; bu dünyada sonsuz bir şekilde yaşamaya devam edeceğimizi zannederiz. Ta ki ölüm meleği bizim kapımızı çalıncaya kadar!..
Cenâb-ı Hak, “ölümü ve hayatı hangimizin daha güzel amel işleyeceğini ortaya koymak için yarattığını”[1] ifade buyuruyor. Yani yaşamak ve ölmek; aslında imtihan hayatımızın vazgeçilmez parçaları… “Nasıl yaşarsak öyle öleceğiz, nasıl ölürsek öyle haşrolunacağız!” Bu denklemdeki neticenin ne olmasını istiyorsak, ona göre bir hayat kurmalı ve ona göre adımlar atmalıyız. Zira Allah Teâlâ kimseye zulmetmez. O, mutlak adâlet sahibidir; müstahak olmayanı Cehennem’e göndermeyeceği gibi, hak etmeyene de Cennet’ini ihsan etmez! Lûtfuyla affettiği ve ikramda bulunduğu kullar hâriç… Ancak o sonsuz ilâhî lûtfa lâyık olmak için bile kulun gayreti gerekir.
Cenâb-ı Hak, sonsuz lûtuf ve merhametiyle, sınırlı hayatımızı, sınırsız ve sonsuz mükâfat yurdu olan Cennet ile değiştirmemizi istiyor. Geçici sıkıntı ve meşakkatlere sabredip malımızı ve canımızı; rızâsı uğrunda feda etmemizi talep ediyor. Kullar açısından bunu kârlı bir alışveriş olarak ifade buyuruyor. Aslında Allâh’ın bizim hiçbir şeyimize, hiçbir zaman ihtiyacı yok! O, bundan münezzeh. Her şeyin gerçek sahibi zaten O!.. Bize verdiği her şey zaten O’na ait ve zaten er geç hepsini bırakıp gideceğiz! O, bizden sadece irâde ve tercihlerimizi “O’na yönelttiğimizi” göstermemizi istiyor. Yoksa şehâdet şerbetini içen de ölüyor; günah ve isyan deryasında boğulan da… Hepsi eceliyle, yani tam vaktinde ölüyor. Ama bu iki ölüm arasındaki farkı; kulun tercihi, niyeti ve âkıbeti belirliyor.
Cenâb-ı Hak, bu imtihan dünyasını en güzel şekilde değerlendirmeyi hepimize nasîb etsin. Bizleri lûtf u keremiyle rızâsına erdirsin; Cennet ve cemâliyle müşerref kılsın. Âmîn.
[1] Bkz. el-Mülk, 2.