Bahâeddin Nakşibend hazretleri, ehemmiyetine binanen fakir dervişlerin yemeklerini eli ile yapardı. Onların sofralarını bizzat kendisi hazırlardı. Onlar gelip de sofraya oturdukları zaman, huzurlarını korumalarını tavsiye ederdi. Sofraya oturanlardan biri, gaflet halinde bir lokma alacak olsa, uygun bir lisanla onu uyarır, gafletle yenilmesine gönlü razı olmazdı.
Bunun için şöyle buyururdu:
– Yararlı işlerin meydana gelmesi, ancak helâl yemekten gelir. Helâl yemekten hûsul bulması da onu huzurla yemeye bağlıdır. Özellikle namazda huzur bulması, yediği helâl yemeği huzurla yemesine bağlıdır.
Şah Nakşibend hazretleri, öfke ile pişirilen, isteksiz olarak meydana getirilen yemekten az da olsa yemezdi. Kendisi ile beraber olarak yiyenlerden birinin dahi o yemekten yemesine engel olurdu.
Bir gün Gazyut’a gitmişti. Müridlerinden biri orada kendisine yemek getirdi. O yemeğe baktı şöyle dedi:
– Bunu yapan kimse, hamurunu yoğurmasından, pişirip bu hale getirinceye kadar hep öfkeli idi. Böyle bir yemeği yemek bize yakışmaz. Bu gibi hallerle yapılan yemekte hayır yoktur. Bereket yoktur. O yemeğe şeytan yol bulup girmiş, ondan nasıl iyi netice alınır. Bu günkü doktorlar da aynı öğütleri kısmen olsun tekrarlamaktadırlar. Tavsiyeleri şöyledir:
“Kalp, mide ve sinir hastalıklarını önlemek ve rahat etmek için az yiyiniz. Öfkeli iken sofraya oturmayınız! Acele acele lokmaları büyük olarak almayınız. Çok çiğneyiniz.’’
Seyyid Kasım Tebrîzî hazretleri, Ubeydullah Ahrâr hazretlerine soruyor:
– Adın nedir?
– Ubeydullah.
– Çalış, isminin mânâsı ile tahukkuk et, dedi. Ve şöyle ilâve etti:
– Biliyor musun, bu zamanda neden mârifet halleri, hakikatler ortaya çıkmıyor? Çünkü onların ortaya çıkması iç temizliğine bağlıdır. İç temizliği ise helâl lokma ile olur. Helâl lokma kalmayınca marifetler ve hakikatler görünmemeye başladı. Gafil, karanlık, boş şeylerle oyalanan kalplerden nasıl marifet duyguları, hakikate dair işler çıksın ki!
***
Mü’minin kalbinin sürûruna sebep olan vasıtaları en önde gelenlerinden birisi de hediyeleşmektir. Hediyeleşmek Müslümanlar arasındaki sevgiyi, samimiyeti çoğaltır. Nitekim hediyeleşmek hakkında Resûl-i ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in bir hayli hadîs-i şerifleri vardır. Hediyeleşmek, Allah Teâlâ’nın rızası için, seve seve zevk duyarak yapılmalıdır. Ecdâdımız bu hususa çok ehemmiyet vermişlerdir. Bugün Hicazda herkes birbirine hediye götürmektedir. Hediyeyi alan da muhakkak başka bir hediye ile mukâbele etmektedir.
Hediyenin lüks ve pahalı cinsinden olması şart değildir. Yeter ki herkes, zevkine, bütçesine göre hareket etmiş olsun. Zorluğa girip de büyük külfetler altında ezilmesin.
Muhterem Üstazımız Mahmud Sâmî Efendimiz de Bursa’dan İstanbul’a dönüşleri arefesinde lüzumlu, faydalı hediyelikleri pek kısa bir zamanda hemen alır, devlethanelerine sür’atle dönerlerdi. Çarşıda oyalanmayı sevmezlerdi. Alınan hediyeler en lüzumlu şeylerdi.
Sâdık Dânâ-Altınoluk Sohbetleri-4, s.28